Erzurum Haber Gazetesi: Gazeteci Turgay İpek, Bizler taşranın hamallarıyız! ================================================================================ admin on 21 May, 2008 10:48:00 Röportaj:Orhan BOZKURT Turgay İpek... 1968 yılında Erzurum’da doğmuş... Devlet Demir Yolları’nda makinist bir baba ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan biri. ‘Zengin bir ailenin çocuğu değildim. Hem okula gider, hem de çekirdek, simit satardım. Çok değişik işlerde çalıştım’ diyen Turgay İpek, ortaokulu bitirdiği günlerde mahalleden tanıdğı Turan Durdağ’ın aracılığı ile ofisboy olarak Milliyet Gazetesi’nin Doğu İlleri Bürosu’nda göreve başlamış. Kısa sürede teleks operatörü olmuş. Sona karanlık odada filim banyosu, kart basma derken mesleğin tüm inceliklerini kavramış. Birgün, büroda muhabirlerin olmadığı bir sırada Şefi İzzet Yıldız, habere göndermiş. O haberi hiç unutamıyor. O anı anatırken ise o gün olduğu gibi heyecanlanıyor. ‘Turgay fotoğraf makinasını al, Emniyet Müdürlüğüne git... Bürodan nasıl çıktım bilmiyorum. Ünivesiteli bir kız hırsızılık suçundan emniyete getirilimiş. Kızın fotoğraflarını çektim. Ertesi gün benim imzamla haber Milliyet’in göbeğinde çıktı... Bu ilk fotoğrafımla Gazeteciler Cemiyeti’nden ödül bile aldım..” Bu ilk işindeki başarısından sonra şefinin gözüne iyice giren Turgay İpek, büro içindeki işlerinin yanı sıra bazı haberleri takip etmeyede başlamış. Liseyi bitirdiğinde ise artık acar bir muhabirmiş. Bugüne kadar 8 ayrı büro şefiyle çalışan İpek, “Hepsinden de çok şeyler öğrendim” diyor. Evli ve ilkokula giden bir kız babası olan İpek’i Erzurum’da herkes ilginç şakaları, yılda ya bir, ya da iki kez tıraş olduğu sakallı hali ve yaptığı birbirinden renkli haberleri ile tanıyor. “Bu işi çok seviyorum ama dünyaya bir daha gelsem gazeteci olmam” diyen Doğan Haber Ajansı’nın başarılı muhabilerinden Turgay İpek ile taşrada gazeteci olmanın zorluklarını ve güzelliklerini konuştuk. Sırtında kocaman çantayla yıllardır dolaşmak nasıl bir şey? Hiç sorma. Teknoloji geliştikçe gazetecilik zorlaştı, yükümüz arttı. Her şeyimiz sırtımız-daki çantanın içinde. Fotoğraf makinası, kamera, şarj aletleri, yedek bataryalar, ses cihazı, mikrofon, omuzumuzda en az 10 kilo yükle geziyoruz. Eskiden bir makinamız vardı takar boynumuza çıkardık. Şimdi zamanla yarışıyoruz. Kim önce geçerse, o kazanıyor. Onun için hep önde olmak zorundasın. Bu hız, yoğun tempo ve haber telaşı hata yapmanıza neden olmuyor mu? Bu konuda şanslıyız. Şu anda Büro Şefimiz Kadir Sabuncuoğlu, yılların tecrübesiyle başımızda. Bize, illada her gün haber getireceksin diye bir dayatması yok. Ama yinede bu zamana karşı verdiğimiz yarış neden ile bazı haberlerden eksik bilgiyle dönebiliyoruz. Bunun doğıal sonucu olarakta bizim daha iyi olmamızı, daha sağlam ve eksiksiz haber hazırlamamızı isteyen şefimizden fırçamızı yiyiyoruz. İşin şakası bir yana bizim haberlerimiz çok iyi bir süzgeçten geçiyor. Hata yapma şansıız yok. Olmamalı da... Bu kadar yoğun ve stresli bir iş yapmanıza rağımen emeğinizin karşılığını alabiliyor musunuz? Bu meslekte hiç kimse emeğinin karşılığını alamaz. Hele bizim gibi taşrada çalışanlar için bu çok daha zordur. Biz taşradaki haberciler, büyük ve profesyonel kurumlarda, profesyonel imkanlarla çalışsakta bu işi halen daha meslek heyecanı ile yapıyoruz. Yani bir anlamda yarı profesyoneliz. Hiç unutmuyorum. Doğubeyazıt’ta kuş gribi olaylarını takip ediyorum. Bir elimde mikrofon, omuzumda kamera, boynumda fotoğraf makinası... Bir yandan fotoğraf çekiyorum, bir yandan görüntü alıyorum, bir yandan olayla ilgili bilgileri not etme telaşındayım. Bir ara Reuters muhabiri yanıma gedi, ’Umarım senin bu halini bizim patronlar görmez. Yoksa bizi işten atardı. Şu anda senin yaptığın işi biz altı kişi yapmaya çalışıyoruz”dedi. Döndüm baktım gerçekten doğru. Adamların sescisi, ışıkçısı, muhabiri, kameraman, foto muhabiri ayrı. Hatta kameraman çekim yaparken arkadan o düşmesin diye tutan bir görevli bile var. Bu şartlara rağmen sizlerde çok iyi işlere imza atıyorsunuz. Özellikle, fotoğraf ve görüntü alanında o yabancı ajanslardan geri kalır yanınız yok. Bir haberi gazeteye sokan fotoğraftır. Çok çarpıcı bir haber olmasada, çarpıcı bir fotoğrafın varsa gazetede mutlaka yerini bulur. Çektiğimiz görüntüleri, fotoğrafları, şeflerimiz, yöneticilerimiz, meslaktaşlarımız beğeniyor. Bir çok ödüller alıyoruz. Ama hala şahsım adına ben ‘bu işi bilmiyorum’ diyemem. Daha çok eksiklerimiz var. Bu meslekte öğrenmenin sınırı yoktur. Hergün mutlaka yeni bir şey öğreniyorsun. Mesleki açıdan öğrendikleriniz hep kendi çabanızla mı oldu. Hiçdeğişik kurslar, eğitimler alıyor musunuz? Zaman zaman kurumsal kurslarımız oluyor elbet. Ancak biz taşrada görev yapan gazeteciler genel olarak her şeyi kendi gözlemlerimizle, yeteneklerimizle öğrendik. Bu konuuda ben çok şanslıyım. Doğan Haber Ajansı kurulmadan önce Milliyet Haber Ajansı’nda çalışıyordum. Çok usta gazetecilerin yanında yetiştim. Şu ana kadar değişik sekiz ayrı şef ile görev yapmışım. Hepsinden bir şeyler aldım. Bir zamanlar şefim olan Öztürk Akkök’ten, halen şefim olan Kadir Sabuncuoğlu gibi ustalardan çok şey öğrendim. Daha öğrenmeye de devam ediyoruz. Bugün olmuş işinde başarılı bir gazeteci gödüğümde ne yapıyor, nasıl yazıyor, fotoğafı-görüntüyü nasıl çekiyor, nelere dikkat ediyor diye büyük bir özenle izliyorum. Yaptığın haberlere dönelim. bu süre içerisinde en çok mutlu olduğun haber hangisiydi? Bir çok haberle mutlu olmuşumdur. Ancak, bazı haberleriniz sonucunda, bir sorun çözüme kavuşuyorsa bir başka mutlu olursunuz. Yıllar önce Karayazı ilçesinde bir köyde yaptıım bir habere çok sevinmiştim. Köyün çocukları okula gitmek için hergün koca bir nehiri geçmek zorundaydılar. Ve her sabah bir komando gibi ölümle burun buruna nehrin üzerine gerilen demir tellere makara ile tutunarak okula gidiyorlardı. Bu, durumu fotoğrafladım. Haber gazetelerde yayınlandı. Zamanın Kolordu Komutanı haberi okumuş. O köye köprü yaptırdı. Şimdi çocucuklar güvenle okullarına gidip geliyorlar. O köprünün açılışında çok mutlu olmuştum. Bir çok haberlede de üzülmüşsünüzdür. Üzüldüğüm haber pek olmadı. Sonunda üzüleceğim haberi yapmam. Ama ağlayarak çok fotoğraf çekmişimdir. Trafik kazası olmuştur. Parçalanan cesetler üzerinde ağıt yakan bir çocuğu görüntülerken nasıl ağlamazsınız? Bir şehit töreninde nasıl duygulanmazsınız? Evet gazeteciyiz ama sonuçta biz de insanız. Bu stres, heyecan, haberlerde yaşadı-ğınız psikoloji aile yaşamını etkiliyor mu? Gazetecilik, mesai mefhumu olmayan bir iş. Gecesi gündüzü yok. Her an tetiktesin. Bu bile aile yaşamını etkileyen bir nedendir. Bazen gün içerisinde yaşadığımız güzel olayları evde eşinle çocuğunla paylaşıyorsun. Kötü olayları eve yansıtmak istemesende yani işi işte bırakmak istesen de bunu hiç bir zaman yapamıyorsun. Hiç bir gazetecininin de bunu başardığını sanmıyorum. Bakın ben ilk çıktığı günden beri cep telefonu kullanıyorum. Ama halen pin numarasını bilmem. Çünkü yıllardır bir an olsun cep telefonumu kapatamadım ki, o numaraya ihtiyaç duyayım. Turgay İpek’i herkes ilginç şakaları ile tanıyor. Bu stresini arkadaşlarına yaptığın şakalarla mı atıyorsun? Ya şaka yapmayı çok seviyorum. Bunun içinde yanımda gezen arkadaşlarım hep tetiktedir. Özellikle birlikte yürürken veya bir cadde karşıya geçerken birden panik yapıyorum. Yanımdakiler o anda üzerlerine araba geldiğini sanarak korkuyorlar. Yıllardır aynı numara, bunu hala yutan var mı? Bu bir alışkanlık oldu bende. Defalarca yapmama rağmen yinede yutuyorlar. Birgün babamlayürürken aynıı numarayı ona bile yaptım. Babam çok kötü oldu. Ter kan içinde kaldı. Adam az daha kalp krizi geçirecekti. Sonra birden ‘ulan ben ne yaptım’ diye pişman oldum ama dedimya alışkanlık işte... Recai Kutan’da bir Erzurum gezisi sırasında senin şakalarından nasibini almış. Doğru mu? durum farklı. Yani bilinçli yapmadım. Recai Kutan Refahyol Hümümeti sırasında bakandı. Erzurum’a gelmiş. Parti binasında bir toplantı yapacak. İki çarşaflı kadının arasından geçip içeri girmek üzere.O anı yakalarsam güzel bir fotoğraf olacak. Tam fotoğrafı çekecekken, önüme Zaman Gazetesi muhabirlerinden Recai Morkoç geçti. Bende fotoğrafı kaçırmanın telaşı ile ‘Recai çekil’ diye avazım çıktığınca bağırdım. Bir anda ortalık karıştı. Korumalar bakanın üzerine atıldı. Kimisi yere yattı. Suikast oluyor sandılar. Ben zor bela durumu anlattım da ortalık sakinleşti. Şimdi sen, ben hiç aspar haberde yapmadım dersin? Ben hayatımda hiç aspar yapmadım. Mizansen yaparım. (Gülüyoruz) Haber daha farklı olsun, biraz daha renkil olsun diye. Aspar hiç olmayan bir şeyi olmuş gibi haberleştirmektir. Benim yaptığım bu mizansenler ne etliye, ne sütlüye dokunur. Örneğin, Erzurum ovası, kar sularıyla göle dönmüş. Bende bu durumu habereştirmek için köylü gençleri ata bindirmiş, atların peşinede şambel lastikleri bağlatmış, ‘Bu da atlı banana’ diye haber yapmışım.. Benimkisi habere biraz renk katmak. Bu sektörün 1982 yılından beri içindeyim, yaptığım haberler nedeniyle bir kez mahkemelik oldum. Onda da ilk duruşmada beraat ettim. Ama nedense üzerime yapışan bu ‘asparcı’ damgasını silemedim. Bu da meslektaşlarımın bana yaptığı şaka olsa gerek. Birde meşhur morg olayı varmış. O işin aslı nedir? Hollandalı bir aile trafik kazaı geçirmiş. O zaman gazetelerde ölü resimleride kullanılıyor. İstanbul’dan fotoğraf istediler. Numune Hastanesi’nin imamı Cevdet Kaya’nın yanına gittim. ‘Hocam morgu aç kazada ölen ailenin fotoğraflarını çekeceğim’ dedim. Hoca, ‘Benim işim var. İşte morgun anahtarları git kendin çek’ dedi. Ölüden korkuyorum ama haber için mecbur kaldım. Tüm korkularımı yenerek morga girdim. Örtüyü açıp ‘Bismillah... Bismillah’ diyip deklanşöre basıyorum. Tam ortama alıştım derken, sanki birisi akadan beni çekiyor. Tir tir titremeye başladım. Bağıramıyorumda. Zor bela geri döndüm. Meğerse montumun arkası bir çekmeceye takılmış. Montu kurtardım derin bir nees aldım. İşimi bitirdim tam morgdan çıkacağım, baktım sesler geliyor. Başka iki gazeteci arkadaş. Onlarda fotoğraf çekecekler. Ama morgun önünde ‘önce sen gir, yok ben giremem sen gir’ diye tartışıyorlar. Hemen üzerime oradan bulduğum bir beyaz çarşaf alarak gizlendim. Arkadaşlar içeri girip fotoğraf çekmeye başladı. Ben birden üzerimdeki bezi atarak, ‘çekmeyin la..’ diye bağırdım. Bizimkiler fotoğraf makinalarını bıraktı nasıl kaçıyorlar. Bende peşlerindeyim... Zaman zaman birbirimize bu tür şakalar yapıyoruz. Şimdide hoş anılar olarak anlatıp gülüyoruz işte. Artık öyle elinizi kolunuzu sallayarak hastanelere girme dönemi zaten anılarda kaldı değil mi? Gazetecilerin hastanelere girmesini neden yasakladılar biliyor musunuz? Sözde hasta haklarını korumak için. Oysa ki asıl hasta hakları biz gazetecilerde saklı.. Biz o hastane koridorlaında öyle şeylere şahit oluyorduk ki.. Bunların görütntülenmemesi için yasakladılar. Bugüne kadar, biz hangi hasta hakkını ihlal eden haber yazmış, fotoğraf çekmişiz? Bizim yaptığımız her şey hastaların daha iyi olması, onlara daha iyi davranılması adına değil miydi? Bizim hastanelere girmemizi yasaklamakla hastanelrdeki olumsuz koşullar düzedi mi şimdi? Kış turizmi ile ilgilide sık haber yapan, Palandöken’i en yakından takip eden gazetecilerden birisin. Erzurum Kış Turizmi alanında nereye gidiyor? Palandöken Dağı Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın bir çok ülkesindeki en iyi kayak pistelerine sahip. Bir kaç yıl öncesine kadar Erzurum’dan bakıldığında Palandöken çok uzak görülüyordu. Son yıllarda çeşitli aktiviteler ile bu önyargı yıkıldı. Turizmciler, önce çocukları Palandöken’e yakınlaştırmayı başardılar. Sonra o çocuklar aileleri ikna ettiler ve hakımız gördü ki, Palandöken hiçte göründüğü kadar Erzurum’a uzak değilmiş. Şimdi 2011 Üniversitelerarası Kış Oyunları Organizasyonu’na hazırlanıyor Erzurum. Ancak hakkımızla kazandığımız bu organizasyon için yapılan hazırlıklar hiç yeterli değil. Hatta beni korkutuyor. Hala daha bir organizasyon için koordinatör atanmamış. Şunu herkes çok iyi algılamalı, 2011 sadece bu kentin gazetecilerinin, siyasilerinin, yöneticilerinin değil, Erzurum’da yaşayan herkesin. Son olarak neler söyleyeceksin? Dünyanın en saygın mesleklerinden birisi olan gazetecilik, ülemizde hele Erzurum’da hızla bu saygınlığını yitiriyor. Günümüzde iyice işin suyunu çıkardılar. Geçenlerde Çat ilçesindebir kaç vatandaş büromuza kadar gelmiş sıkıntılarını anlatıyor. Bölgede yapılan baraj nedeniyle köyleri su altında kalmış. Bizde konuyla ilgileneceğimizi, köye giderek fotoğraflar çekmemiz, röportajlar yapmamz gerektiğini söyledik. Adamlar bize, ‘Tamam abi köye sizi götürelim de, borcumuz ne olur?’diye soruyor. Demek ki, birileri artık para ile haber yapar olmuş. Bu durumda bir gazeteci olarak beni kahrediyor. Bu işi onuruyla yapan insanlar Allah’tan hala çoğunlukta. Yoksa bi iş çekilmez. Bu mesleğe eski saygınlığını, etik değerlerini yeniden geri getirmekte biz gazetecilerin sorumluluğu. İçimizdeki çürük elmaları ayıklamamız şart. Bu anlamda hepimeze önemli sorumluluklar düşüyor.