logo

01 Kasım 2010

Erzurum-Nahçivan hattı…

“Bir millet, iki devlet” mısrası ile Türkiye-Azerbaycan arasındaki bağı özetleyen büyük şair Bahtiyar Vahapzade, başka bir şiirinde şöyle sesleniyordu:
Bir ağacın iki kolu,
Bir ananın iki oğlu,
O da ulu, bu da ulu,
Azerbaycan, Türkiye.
Bu tespit öylesine güçlü ve gerçekçiki, araya kimler nasıl nifak sokarsa soksun, aynı ananın iki oğlu birbirine sırt çeviremezdi, çevirmiyor da zaten. ister Amerika bastırıyor olsun, isterse AB dayatmalarda bulunup dursun fark etmiyor. Türkiye, Azerbaycan’la olan ilişkisinde, her zaman onurlu bir duruş sergiledi. Batı, “Derhal Ermenistan Sınır Kapısı’nı açın” dedikçe, Türkiye aynı gerekçeyi öne sürdü:
“Ermenistan da Karabağ’daki işgale son versin”
Besbelli ki kısa vadede ne Ermenistan bu işgale son verecek, ne de Türkiye tek yanlı taviz verecek. Hal böyle olunca mevcut şartlar çerçevesinde, neler yapılabileceğine bakmak lazım. Nitekim Türkiye de, Azerbaycan da öyle yapıyor.
Zaman zaman sinirler gerilip, duygusal çıkışlar yapılıyor olsa bile, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin krize dönüşmesi, hele hele de iplerin kopması neredeyse imkânsız. Çünkü, tarih, coğrafya, inanç, dil ve ortak kültür köklü bir kopuşa asla fırsat vermez.
Şair de bu gerçekten hareketle zaten dememiş miydi ki, “Bir millet, iki devlet” diye…
Ermenilerin Karabağ’a düzenlediği saldırıyı, “Zulme gebe kaldı geceler” dizesi ile muhteşem bir şekilde ifade eden aynı şair de Vahapzade’ydi ve O, kardeş ülke Azerbaycan’ın milli onuru ve yıkılmaz bir abidesidir.
Dilimiz, inancımız, kültürümüz ve tarihimiz ortak…
Araya sınırlar, bariyerler, gümrük kapıları ve kama gibi giren Ermenistan olsa da aslında biriz ve beraberiz…
Nahçivan ziyareti…
Sanırım on beş yıl kadar önce en son Nahçivan’a gitmiştim. O dönem Nahçivan ne özerkti, ne müstakil bir şehirdi, ne de dünyada neler olup bittiğini yeterince kavrayabilmiş değildi.
Tipik bir Rus şehriydi: düzgün imar, göz alıcı bir mimari ve ilk anda çarpıcı gelen ama sonra soğuk olduğunu fark ettiğiniz bir çevre düzeni……
Ahali munisti, ama besbelliydi ki komünizm öyle bir baskı yaratmıştı ki insanlar üzerinde, kimse özgür olmaya bir türlü inanamıyordu. O tarihlerde bir Elçibey vardı ve romantik bir halk kahramanıydı.
Çarşı-Pazar yoktu, geceyi geçirebileceğiniz bir otel fantezi sayılıyordu.
Bolşevizm dört bir tarafa sirayet etmiş, canlı cansız her şey hala komünizmin mengenesi içindeydi.
Aynı dili konuşuyorduk, hatta aynı ağıtlarla ağlayıp, aynı ezgilerle coşuyorduk ama bunu sanki biri bizi gözetliyor korkusuyla, birbirimize karşı mesafeli biçimde gösteriyorduk.
O gün için Nahçivan’dan dönerken, yüreğimde tarifsiz bir hüzün ve endişe vardı. Bir gün gelecek de Türkiye ile Nahçivan arasında koşulsuz bir bağ veya köprü kurulabilecek mi, diye?
Aradan yıllar, köprünün altından da çok sular geçti. Gelişmeleri ve alınan mesafeyi uzaktan uzağa da olsa takip ediyordum. Ne var ki bu takip tabii ki yerinde görmek gibi değildi. Neyse ki geçen hafta Doğu Anadolu İhracatçılar Birliği Genel Sekreterliği vesile oldu ve yıllardır yeniden görmeyi arzu ettiğim Nahçivan’a gitme imkânı buldum.
Doğu Anadolu İhracatçılar Birliği Genel Sekreterliği, sık aralıklarla komşu ülkelere seferler düzenliyor ve birliğe bağlı ihracatçıları, işadamlarını bu ülkelere götürerek, ikili ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlıyor.
Nahçivan ziyareti de işte bu kapsamda gerçekleşen bir seyahat oldu.
Üç otobüs dolusu işadamı, bürokrat ve gazeteci, Erzurum’dan sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bir yolculuğa çıktık. Güzergâhımız: Iğdır, Dilucu ve Nahçivan’dı…
Genel Sekreter Fikret Kabakuş ve şube müdürü Neşe Aksoy’un başarılı organizasyonu ile başlayan keyifli yolculuğumuz, ta ki Dilucu Sınır Kapısı’na kadar sorunsuz bir şekilde sürdü. Birlik Başkanı Cemal Şengel, başından beri meseleye hakimdi ve seyahatimizin iyi bir atmosferde sürmesi için, elinden gelen çabayı göstermişti. Birlik görevlileri Zafer ve Ahmet beylerin nazikliklerini de görmezden gelmek mümkün değil…
Misafirler farklı illerdendi…
Erzurum, Muş, Malatya, Van, Hakkari, Siirt, Ankara ve İstanbul’dan gelen ihracatçılar, bürokratlar, sivil toplum temsilcileri ve gazeteciler, bu güzel seyahatin keyfini çıkarıyorlardı.
Borsa Başkanı Hakkı Hınıslıoğlu, MÜSİAD Başkanı Mustafa Güvenli, İşadamı Kıyasettin Yüksel, Kemal Bey, Timuçin Oral, Ömer, Özer, Dr. Hüseyin, Oltu taşı imalatçısı Sebahattin beyler heyetteki kişilerden sadece bir kaçıydı…
Nahçivan, Erzurum’a Sivas’tan daha yakın, Erzincan’dan biraz uzaktı. Yani şunun şurasında bir yerdeydi ve gidip gelmemek için aslında ciddi bir mani yoktu.
Fakat Doğu Anadolu İhracatçılar Birliği vesile olmamış olsaydı, muhtemel ki o seyahatte bulunan onlarca kişi durup dururken Nahçivan’a gitmeyecekti.
Otobüsler Erzurum-Horasan ve oradan da Iğdır’a ulaştığında, vakit öğleyi gösteriyordu. Hava sıcaktı ve Iğdır’da çarşı-Pazar canlıydı. Otobüslerin önünde “Erzurum-Nahçivan İş Konseyi” başlıklı yazı insanların dikkatini çekmişti. Kısa bir moladan sonra, vakit geçirmeden sınıra yani Dilucu’na doğru hareket ettik. Çünkü orada Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve bürokratları bizi bekliyor olacaktı.
Gümrük işlemlerinin ardından, törenin yapılacağı alana vardığımızda henüz Bakan Çağlayan ve ekibi gelmemişti. Az ötemizde bir yanımızda Erivan, diğer yanımızda da Nahçivan vardı. Olanca ihtişamı ve bulutsuz başı ile Ağrı Dağı da sanki elimizi uzatsak dokunabileceğimiz bir mesafedeydi. Aras Nehri sessiz ve yorgundu, tabiat yeşilden sıyrılarak sarıya boyanmıştı.
Yüzlerce TIR ve kamyon tıpkı bir asker disiplini ile tek kol halinde sıraya girmiş, işlem için bekliyordu. Fakat kimsenin gözünden kaçmayan manzara şuydu:
Araçların hemen hepsi boştu ama Nahçivan’a gidiyordu.
Neyse ki çok geçmeden bu soruya aradığımız cevabı bulduk: Bu araçlar sınırı geçerek Nahçivan’dan mazot alacaktı. Yani ilk anda “Bu ne muhteşem bir ticari hareketlilik” dediğiniz manzara, aslında ucuz mazot almak için saatlerce, günlerce kuyrukta bekleyen kamyonculardan başkası değildi.

Mehmet Şener

Share
2.259 kez okundu
#

SENDE YORUM YAZ